“Hayal mevcut değildir, yok da değildir; bilinir olmadığı gibi bilinmez de değildir; müsbet olmadığı gibi menfi de değildir. Nitekim insan aynaya baktığında suretini idrak eder. Bir yönü ile suretleri idrak ettiğini kesin olarak bilir; ve aynada gördüğü şeyin inceliğinden (rikkat) dolayı bir yanıyla da kesinlikle suretini idrak etmediğini bilir. Aynanın kapladığı alan büyük olduğunda, suretini de en son derecede büyük görür; ve hiç kuşkusuz kendi suretinin, gördüğü şeyden daha küçük olduğuna hükmeder. Ve kendi suretini gördüğünü inkar da edemez; ve bilir ki, aynada olan kendi sureti değildir; ve o suret kendisiyle ayna arasında mevcut değildir. Ve ister kendi sureti olsun, ister başka bir suret olsun dışarıdan onda görünen suret, görme ışınının (şua) aksetmesinden ortaya çıkmamıştır. Çünkü, eğer böyle olsaydı, onu; sureti, miktarı ve bulunduğu şey üzere idrak ederdi. Ve o suretin parlak bir kılıçta boydan ve enden görümü bizim sözünü ettiğimiz şeyi beyan eder. Hiç şüphesiz kendi suretini gördüğünü bilmekle birlikte o, kendi suretini gördüğü sözünde doğru olmadığı gibi, yalancı da değildir. İmdi, o görünen suret nedir, mahalli neresidir ve etkisi (şen’) nedir? O halde, o suret menfi olduğu gibi sabittir de; mevcut olduğu gibi yoktur da; bilinir olduğu gibi bilinmezdir de. Kul bu hakikatı idrak etmekte acz ve hayrete düştüğü zaman, bilmesi ve işin doğrusunu anlaması için, Hak Teala Hazretleri bu aynada rüyet durumunun (keyfiyet) hakikatını kul için bir misal olarak ortaya koydu. Ve ayna ile hayal, alemdeki zahir olan şeylerden olduğu halde, kulun indinde, bütün bir hakikatıyla bir bilgi ortaya çıkmadı. İmdi, kul ona muhalif olan şeyin hakikatını bilmek konusunda daha aciz ve daha cahildir ve hayreti daha yeğindir.” (Fütühat‑ı Mekkiye, 63. bab)
